Hüü Dost.. !

Sen çıkınca aradan, kalır seni yaradan

SON YAZI: Tanrı herşeye seyirci midir? Kategori:YAZILARIM

YAZILARIM - bektaşilik - Blogcu



bektaşilik

13/8/2006

Tanrı herşeye seyirci midir?

Kategori: YAZILARIM

Tanrı kötü bir yönetmen midir, dünya da olup biten onca vahşete ve adaletsizliğe seyirci mi kalmaktadır?
 
1- Sevgili dostum. Yüreğinde insan olmanın ışığını taşıdığın için bu alemde olup biten kötülükleri kabul edememekte ve bunlara bir türlü anlam verememektesin. Çok basit bir benzetme yapacak olursak, önüne konulan soru kağıdındaki cevap şıklarına bakarak öğretmeninin karakterini tespit etmeye kalkmaktasın. Bu alemde olup bitenler senin gözünde belki bir vahşet belki büyük bir adaletsizlik olabilir, ancak aynı bakışın Tanrı katında da söz konusu olacağına dair herhangi bir kural bulunmamaktadır. “Yaratılış-Acı-Ölüm” üçlemesini ruhani bir bakış açısıyla ancak yenebilirsin, fizik kurallarına göre dört dörtlük bir yaşam formülüyle değil. Kaldı ki bu dünyada seyirci olan tanrı değil insanın ta kendisidir.
 
Bacada tüten dumanın içinde kalarak nefes almaya çalışmak güçtür, bir ateş yakabilmek için illa dumanı takip etmeye de gerek yoktur. Göze çekili perdeyi kaldırabilmek için ilkin gönül kapısını aralamak gerekir, yoksa damdan düşmenin şaşkınlığıyla hakikat aranıp bulunmaz. Kozasından yeni çıkan bir kelebeği hatırla, uçması için gerekli kanın kantlarına akabilmesi için kabuğunu kendi çabasıyla kırması gerek.
 
Yaşamı bir okula benzetecek olursak şayet, kamil bir insanın sahip olabileceği erdemler ancak onların karşısında yer alan adaletsizliklerin öğrenilmesiyle mümkündür. Acıyı tattığın için aklını kullanmayı ve böylelikle mutluluğu öğreniyorsun, kötülüğü gördüğün içinse iyi bir insan olmaya çalışıyor hatta onca olup bitenlere isyan edip tanrılık vasfına dahi bürünebiliyorsun. "Sırf benim için mi bu vahşet" diyebilirsin, sen böyle düşünesin diye diğerleri acı çekerek herhangi bir bedel ödemiyor, herkes sadece kendi yaşamında katlanmış olduğu bir bedeli ödüyor. Şayet dikkat edersen, varolduğunu sezdiğin bu vahşet bizzat ona maruz kalanların acısıyla sınırlıyken senin sadece korkularının ve isyanının kaynağı olabiliyor. Belki de o acıya katlananın halini anlamaktan çok aynı kaderi paylaşmaktan korkuyoruz.
 
Evet bu sahnede sen "başrolde" oynuyorsun, bir başkası değil. Perişan halde gördüğü dilenci kılığındaki oyuncuya kanıp da senaryonun yazarına yüz çeviren bir insan bir tek kendi isyanına alkış tutulmasını bekleyecektir. Oysa anlamsızlığa kapı açacak olan her türlü isyan kendi ateşinde sadece kendini tüketecektir.
 
Dışımızdaki hiçbir acının sonsuza değin sürmediğini, içimizdeki inancın ise sonsuzluğa hükmetmek istediğini görmemiz gerekir. Hangi amaç uğruna olursa olsun kendisine belli bir inanç yolunu çizememiş biri için acının anlamsız görünen yüzü kendi varoluşundan çok kaybolmuşluğuna hizmet eder. Hiç istemediğimiz bir dünyada yaşıyor olabiliriz ama bu durum varoluş sebebimizi boşa çıkarmamalıdır. Dışarıda kaderin kasırgası esip duruyorsa şayet düş evinin duvarlarını inançla sıvamak gerekir. Yine de şunu da unutmamalı ki insan ne herhangi bir inancın demir güllesi altında ezilmeli ne de hiçliğin balonuna asılıp savrulup gitmeli.
 
Son olarak olaya bir de tersten bakmalı. Her şey senin istediğin gibi güllük gülistanlık olsaydı dünyanın cennetten ne farkı kalırdı, cennette yaratılmış olsaydın şayet iyiliğin ve aşkın kıymeti ne olurdu? Gerçekten de herşeyin mükemmel olmasını mı istiyorduk, yoksa elinden geldiğince insan olabilmenin zaten mükemmel bir şey olduğunu bu hayat mı bize öğretmek istiyordu? 

 

Cem Bülent İSTEK

4/7/2006

"Ölüm" üzerine bir mektup!

Kategori: YAZILARIM

Değerli arkadaşım son yazını almış bulunmaktayım. Özetlemek gerekirse bu yazında şu tespitlerde bulunmuşsun;

 

“Her inanç “ölümü” kendi çıkarları doğrultusunda kutsamaktadır. Toplumda ölenlerin arakasından herkes o kişiyi nedense hep iyi olarak yad etmektedir. Bu birbiriyle çatışan ruhsal bir duruma işaret etmektedir. Din halkın afyonudur. Olup biten her şeyin ölüm sonrasına bağlanması bu dünyanın ikinci plana atılmasına yol açmaktadır. Ölen kişilerden medet umulması ise beyhude bir çabadır.”

 

Ölüm üzerine kaleme almış olduğun bu yazını alıp bir kenarda saklamanı ve daha sonra -Allah geçinden versin- olur da bir yakınını kaybettiğin vakit oturup bir köşeye okumanı isterim. Bilmiyorum ama son zamanlarda yolun hiç mezarlığa düştü mü, mezar taşlarının üzerindeki yalnız ölüm tarihlerine değil doğum tarihlerine de bakmak aklından geçti mi? Yaşadığın her anın bir saniye öncesi nasıl da ortadan kaybolup gitmektedir, görmez misin ki yaşam koca bir hayal olup ardından seni takip etmektedir. Ölüm kaçınılmaz olarak herkese biçilmiş bir sonsa şayet insanlık tarihi içerisinde her zaman ayrı bir öneme sahip olmasına şaşmamak gerekir. Ölüme saçma da olsa bir anlam katmış olan onun varlığını ve kaçınılmaz oluşunu kabul ederek ona hiçbir anlam katmak istemeyenden daha fazla hakikate yaklaşmış da olabilir. Mesele ölüm sonrası yaşam için bu hayatı bir kenara bırakmak değil onun için bu hayatı daha insancıl bir düzeyde “hakkıyla” yaşamak da olabilir. Yani ölümün varlığını kabul etmiş olmakla bir insan illa bu hayattaki adalet mücadelesinden vazgeçecekti diye bir kural yoktur. Kaldı ki tarihte bir kaç Arap toplumu bu gaflete düşüp çağın gerisinde sefil bir yaşam sürüyor diye “ölüm”ün hakikate ışık olması engellenmiş olmaz. Üstelik ölüme bir anlam katabilmek için ilkin ona uzanan yola, yaşama bir anlam katmış olmak gerekir. Yaşamın anlamını kaybeden istediği kadar ölüme anlam katıp onu allayıp pullasın ne fayda, hiç şüphe yoktur ki insan ektiğini biçecektir.

 

Evet Marx “Din, halkın afyonudur” demiş, ancak aynı kişi “Din, kalpsiz bir dünyanın kalbidir” de demiş. Çağımızın kendi insanlarına en iyi olanaklarına sahip olan batı toplumu neden aynı zamanda Hıristiyanlığı da yaşatmayı becerebilmektedir. Demek ki inanç dendiği vakit birtek dışarıda “Arap yobazlığı”nı içerde ise “sofu cahilliğini” aklımıza getirirsek, yalnız hataları ile değil bir inancı var olan tüm güzellikleri ile birlikte kaldırıp atmış oluruz. Nedir bu güzellikler; yalnız dünyayı değil tüm kainatı kucaklamak, yaratılanı sevmek yaratandan ötürü, elbet ölüm de var deyip yaşanılan ana değer biçmek, akıllardaki bilinmezlik uçurumunu “edep - erkan” yolu ile aşmak, gönüllerdeki susuzluk kuyusunu “aşk” ile doldurmak, bir tek “hak” var deyip bu dünyada hak yiyenden hesap sormak. 

 

Kaldı ki ölenin ardından bir kez dahi olsa kalanların haklarını helal etmiş olması ve iyi bir temennide bulunması neden iki yüzlülük olsun? Bir başkasının ölümü hiç yoktan geride kalanlar için aynı sonun kendileri için de var olduğunun bilinmesine yol açmaktadır. Aynı sonu yaşayacak olan insanların ortak bir ağıta eşlik etmesi de dünya malına olan düşkünlüğün ne denli beyhude olduğunu göstermektedir.

 

Ayrıca, yaşayanlar için ölümü tadıp bu dünyadan göç etmiş olanların ayrı ve kutsal bir yerinin olması da çok doğaldır. Normal hayatta dahi bizden daha fazla yaşamış olan insanlara karşı saygılı olmaya dikkat ederiz. Ölen insanlardan medet ummak senin açından o insanın çaresizliğine işaret ediyor olabilir. Onların istekleri ne kadar yerine geliyordur bilemeyiz ancak herhangi bir umut ya da ideal uğruna mücadele eden insanlar da sonuçta bir “beklenti” içerisinde değiller midir. Onun beklentisi çaresizlik olurken senin beklentin neden mücadele etmek olmaktadır? Demek ki bu hayatta dermanın ya da çözümün nerden ve nasıl geleceği sonuçta aynı şeye, bilinmezlik ihtimaline bağlıdır.

 

Yoksa kendi umudunun bu hayattaki gerçekleşme ihtimalinin daha yüksek olduğuna mı inanıyorsun? O zaman bana herhangi bir zamanda bir saniye sonrası olup biteceklerin garantisini vermen gerekir. “Geçmişin elde edilemeyecek - geleceğin bilinmeyecek” ve sen bu iki boşluk arasında sadece bir nokta üzerinde soluk alıp vereceksin, sonra kalkıp halen bu alemi bir tek ben aklımla kaleme alabilirim deyip onu yazmaya koyulacaksın. Nokta olduğunu bilmeden harflerle oynayarak, belki alfabeyi sökebilirsin ancak kainatın şiirini bana asla okuyamazsın.

 

Kadersizliğin karşısında her insanoğlu çaresizliğe düşebilir. Aklın ve imkanların yetersiz olduğu yerde umudun bireysel ve sessiz bir yakarışla aranması neden yadırganacak bir şey olsun. Her insan bu hayata kendi iradesiyle gelmediğini ve iradesi dışında olup bitenlerle asıl hayatının şekillenmekte olduğunu gayet iyi bilir. O zaman aynı yolu takip ederek bir insanın “bilinmezliğe” yüz çevirmesine hiç şaşmamak gerekir. Tüm bu olup bitenlere yol açan “O” ise şayet derman da yine ondan gelecektir, buna inanılır. Mesele işte bu bilinmezliğin farkına varıp hakikati arayışa koyulmaktır, yoksa bir hurafenin peşine takılıp elini eteğini her işten çekmek de değildir. Kaldı ki bu yaşamı terk edenlerin ardından iyi niyetlerde bulunmak, yaşadıkları dönemlerde çevrelerine umut ve ışık saçmış kişileri anıp onlardan zor günde destek ummak tamamen “gönül” işidir. Sen bunu somut olarak ararsan tabi ki bulamazsın ancak o insanın gönlünde olup bitecekleri asla bilemezsin. Bilemediğini ise tabi ki birkaç cümle ile de yargılayamazsın.

 

Bazı meyveleri çürümüş diye koca bir ağacı kökünden baltalamak; modern çağımızın en tehlikeli hastalığı ne yazık ki budur. Üstelik sırf materyal bir varoluşa hitabet olsun diye her türlü hissiyata saldırmakla insanoğlu sonuçta ne elde edecektir? Kaygıların yersizdir ki ahlak erozyonu altında nefessiz kalan bir gençlik zaten ölümü önemsemeyecektir. Asıl mesajı göremeyip onunla sadece alay edecektir. İnançlar her türlü bağnazlıktan ve bu hayatı değersiz sayan görüşlerden kurtarılmalıdır, ancak akıllar tıka basa dolsun diye insanların kalpleri asla boşaltılmamalıdır.

 

Yaşamı gözleyip gerçeğe dair tasvirler çiziyor olsan da gerçekte bilinmezliği soluyup durmaktasın. Bu yüzden ancak nefesin bitiği yerde gerçek “doğru” su üstüne çıkacaktır. Ölümü bileni beyhude sayarak kendine özgürlük de biçemezsin. “Senin boynunda asılı dururken ecel kemendi bir de bakmışsın ki onun önünde açılıvermektedir ölüm kapısı.” Son olarak belirtmek isterim ki değerli dostum, ölümü ikinci plana atarak öne çıkartmak istediğin bu yaşamın varlığından şüphe ederim ancak sana er ya da geç öleceğinin garantisini verebilirim.

 

Saygılarımla.

 

Cem Bülent İSTEK

« Önceki
e-posta